|
|||
|---|---|---|---|
|
#11
|
|||
|
|||
|
Kesitler -1-
Hazanın ilk ayları; hava serin ama güneşli..Erken kalktım yataktan; uykumu alamadan. İçimde bir garip duygu. Birazdan terk edeceğim bu şehri. Rahatlığımı, özgürlüğümü, babamdan kalma bu sevimli minik evimi geride burada bırakarak...Odaları ne kadar da geniş oysa. Duvarlarına dokunamıyorum; ben yaklaştıkça uzağa gidiyorlar sanki... Sabah sabah balkona çıkıyorum; üstümde hala pijamalarım...Herkese ne, canım böyle çıkmak istiyor işte!..Sandalyeye oturup karşı evin damındaki güvercinleri seyretmeye dalıyorum; hiç kımıldamıyorlar. Gecenin ayazında dondular mı acaba diye geçiriyorum içimden; donmamışlar meğerse...Bir çırpıda havalanıp tekrar konuyorlar aynı yere. Biraz daha birbirlerinden uzağa ama. Benim bilmediğim ve de duymadığım dilden kavga etmişler sonucuna varıyorum bu kez .Oysa ben onların kavga etmesini değil, öpüşmesini istiyorum gaga gagaya...Ne mümkün!..İkisi de alçıdan yapılmış!..Koca gökyüzünü, evin kocaman damını paylaşamadıklarından değil bu küsüş şüphesiz. Benim ne düşündüğümü bilmediklerinden böyle davranıyorlar. Bana inat olsun diye takınıyorlar bu tavrı!..Ne olacak kuş akıllı şeyler!.. Neden üşüdüğümü bilmeden üşüyorum birden; kalkıp içeri giriyorum. Bir bardak çay dolduruyorum kendime açık renk,.İçine de beş tane şeker atıyorum.Çay mı, şerbet mi içeceğim belli değil.Olsun! Ben babamın kızıyım; çayı böyle içerim işte!..O da çok severdi şekerli çayı, tatlıyı ve reçeli..Yanımda babam olsun istiyorum birden.Ne yazık ki geçersiz bir hayal!..Odanın duvarlarında, kapısında, pencerelerinde dolaşıyor bakışlarım; hepsini babam yapmıştı.Dudaklarım bükülüyor. Koskocaman bir bulut gelip gözlerime oturuyor sonra.Biri gelip, dokunsa da ağlasam diyorum. Sonuçta bu da oluyor: En son baktığım duvara astığım babamın resmi canlanıyor ve ebeliyor beni. Dur, gitme dememe rağmen kayboluyor. Elini tutmak, sıkıca sarılmak istiyorum, ne mümkün!.. Kenetleyip kollarımı, kapanıyorum duvara; ağlıyorum! ... Onun yokluğunu taşıyamayacağım galiba. Kocaman bir dağmış meğer O; sırtımı yasladığım!..O dağın yıkılışında kapaklanmışım hayatın çekilmez yanına demek ki!..Oysa soluklanmak; bu evrenin oksijen denen gazını hücrelerimde yakarak hayatı sürdürmek zorundayım. Gidip yüzümü yıkıyorum ani bir kararla. Aynaya bakıyorum; göz kapaklarım suyunu emmiş tohum gibi şişmiş. Hüznüm yazılmış bakışlarıma ve tufan yemiş bir bahçeye dönmüş yüzüm. Ne çiçek kalmış üstünde, ne kuş, ne de gülüş!..Baharı özlüyorum! Bir göçmen kuşun gelip gönlümde yuva yapmasını,beni mekan olarak kabul etmesini istiyorum.Elimi sol yanıma bastırıp duruyorum öylece.. Hayır durmuyorum: pijamalarımı çıkartıyorum. Yatak odasındayım şimdi. Gece hiç uyumadım. Ne zaman bir yere gitmek istesem uyku tutmaz nedense.Ya geç kalırsam, ya kaçarsa otobüs, tren...Bir sonraki aracı, ya da bir sonraki günü beklemeye sabrım yetmez. Bu ruhla yedi aylık doğmam ve doğar doğmaz yürümem gerekirdi bence.Bu konuya aklımın takıldığı çok oldu.Hatta bir keresinde anneme sordum bunu. ”Hayır, sen dokuz aylık doğdun, dokuz aylık da yürüdün” dedi bana annem. Bu gecikmenin sebebi beslenme hatası olmalıydı.Yoksa ben garanti yedi aylık yürürdüm. Fakat bu kez gecikmemeliydim. Saat 8.40` ta Haydarpaşa garından kalkan, bir sonraki durağı Söğütlüçeşme olan Doğu Ekspresi'ne yetişmeliydim. Saate baktım 8 di. 40 dakikalık zamanım vardı daha. Bu zamanı ikiye bölüp ilk yarısının sonunda çıkmalıydım evden.Küçük valizime üç-beş parça eşyamı tıkıştırdım hemen.Diş fırçamı,gece yatarken üstüne şiir karalayıp yastığın altına mayalansın diye koyduğum kağıtı, babamın canlanıp bana dokunan resmini unutarak... Elektrikleri, muslukları, hava gazını kontrol edip, valizimi kapının dışına attım. İçi defter, kitap dolu olan çantamı omzuma takıp çıktım kapıdan. Adeta homurdanarak çektim kapının tokmağını,niyeyse? Koşar adımlarla merdivenleri inerken,saatime göz attım bir taraftan. Yaklaşık yirmi dakikam vardı trene yetişmem için. Acele etmeliydim. Devir, ekonomi devriydi, ucuza getirmeliydim bu dönüşü. Normalde beş dakika süren yolu iki dakikada yürüyüp, önümde duran ilk minibüse atladım. İstanbul’un trafiğinde yaklaşık beş dakika kadar süren bir kilometrelik yola yüz yirmi kuruş ödeyip indim Söğütlüçeşme istasyonuna yakın bir yerde...Bu yol, daha bir ay seksen kuruştu oysa. Ne çabuk yüzde seksen zam görmüştü böyle(!) Aldığım emekli maaşını düşünüp acıdım kendime. Bir minibüs satın alıp bu hatta girmek, emeklileri bedava taşımak geçti içimden...Ama nerde!.. Benim gibi züğürte mi kalmıştı bu işi yapmak!.. DEVLET ZÜĞÜRTÜ’ ne yani! .. Minibüsçünün biraz daha zenginleştiğini,kendimin biraz daha fakirleştiğini düşündüm bu bağlamda. Dua et sen erkek olmadığıma,yoksa gösterirdim sana yüz yirmi kuruşun ön ve arka yüzünü, diye söylendim içimden. Onun suçu yoktu aslında bu işte; suç benimdi!.. Suçu sırtıma yüklenip yürüdüm istasyona doğru...Nerelerden geçip de gişenin önüne geldiğimi hiç hatırlamıyorum. Gişede bulunan beyin ”Nereye kadar hanımefendi? ”diyen sesini duyunca irkildim. ’Adapazarı ama ben emekli öğretmenim, indiriminiz var mı? ’ dedim. Bir dakika deyip eğildi bilgisayarının başına. Nihayet yüz yetmiş kuruşluk bileti uzattı elime; numarasız, indirimli. Karşılığını ödeyip, teşekkür ettim. Perona çıkmak için konulmuş döner merdivenlere doğru yöneldim; beni anlayan ve indirimli bilet veren, iyi yürekli o beyi arkamda bırakıp... Merdivenler çalışmıyordu. Ekonomik kriz onu da vurmuştu sanırım.İş bulamayan yorgun insanlar gibi yatıyordu: bir ucu yerde, bir ucu gökte hem de! .. Yıkılıvermesinden korktum; koşarak çıktım basamakları... Peronda on kişiyi geçmeyen bir kalabalık,trenin gelmesini bekliyordu. Ben de karıştım onlara. Derken, gitgide arttı insan sayısı...Ters yönden gelen bir tren durdu büyük bir gürültü yayarak. Açılan kapılardan inen insan ayaklarının sesi aldı sonra, trenin durmasından doğan sesin yerini!..Telaşla dağılıp,her biri bir sokakta kayboldu.Kimi bir zile dokunacaktı hasret gidermek için; kimi bir tuşa basacaktı iş yapmak, yeni dünyalar yaratmak için; kimi de yalnızlığa... Kim bilebilirdi ki?.. not: devam edecek
__________________
merhaba!..oylesine biri.... |
|
#12
|
||||
|
||||
|
Kutluyorum sevgili Tayyibe hanım.
Çok sevgi ve beğeniyle okudum, ardı da varmış, bekliyorum ya nerdesin |
|
#13
|
|||
|
|||
|
Alıntı:
muhakkak okuyun emi, sevgili Karaçayım...sizden başkası okumuyor beni nasılsa...olsun beh! ))))teşekkür ederim,sevgilerimle...
__________________
merhaba!..oylesine biri.... |
|
#14
|
|||
|
|||
|
Kesitler -2-
Ben bunları düşünürken, minik bir kuş saçlarıma çarpacak şekilde uçup, az öteme kondu. Ne garip!.. Yerden bir şeyler topluyor, ama toplarken adım atamayıp sadece zıplıyordu!.. "Demek kuşlar yürümesini bilmiyor" dedim kendi kendime. Bunca yaşıma rağmen, ilk kez dikkatimi çekmişti bu gerçek. Yalanım yok, kendimden utandım biraz da. Bakıp da görmeyen gözleri olan biriymişim meğer ben! O an, var gücümle bağırmak "Özür dilerim senden minik kuş!" demek geçti içimden. Beni anlamayacağına karar verip vazgeçtim bağırmaktan. Doğu Ekspresi de gelmişti zaten; acı bir düdük sesiyle beraber...Valizimi kapıp atladım içine. Kompartımandaki odalara göz atıp boş bir yer aradım; buldum da!.. Odada üç kişiydiler :üçü de erkek. Birisi uyukluyor,biri gazete okuyor,diğeri pencereden dışarı bakıyordu.Valizimi yukarıdaki yüklüğe koyarken yardım etti gazete okuyan yolcu. İçlerinde en genç olanıydı. İşte dedim, pırıl pırıl, iyilik seven bir genç!..Yarınlarımı ona emanet edebilirim! İçime oturan güven duygusunun hafifliği alıp götürdü beklemekten doğan yorgunluğumu. Oturdum, pencereden dışarı bakan beyin yanına. Tren İstanbul’un banliyö istasyonlarında bir durup bir kalkarak ilerledi doğuya doğru: “Tiki tak,tiki tiki tak!..” Koca şehir arkalarda kalmıştı şimdi!Bir yanda irili ufaklı yerleşim yerleri, dağlar, ovalar; bir tarafta Marmara denizi! Hep merak ettim bu denizde yaşayan balıkları...Acaba köpekbalığı var mıydı, ya da balina?...Ama ben biliyordum ki bu denizde pranhalar yaşardı. Adı insan olan pranhalar!..Durmadan yiyorlardı bu denizi. Fabrikalarla açmışlardı ağızlarını!..Dişleri zehir!..Canım sıkıldı birden, bitmesini istedim Marmara denizinin.Bitti de! Nihayet bir göl kıyısından geçiyorduk şimdi. Mavi bir sis çökmüştü gölün üstüne. Rüzgarın etkisiyle usul usul çalkalanıyordu çukurunda. Rüzgarla sevişiyordu adeta. Derken denize özgü martı kuşları havalanıp uçtu göl içlerine doğru; kayboldular. Onlar değildi kaybolan, ben yanlış düşünüyordum aslında.Onlar kendi topraklarında, kendi sularında yaşamalarına devam edeceklerdi çünkü. Onları orada bırakan, terk eden bendim! Suçlusu ben değildim bu terk edişin, suçlu beni alıp giden bu trendi işte! Keşke onların arasında uçan iki kanat olsaydım.Onlarainat, terkederdim denizlerimi, göllerimi...Takılırdım özlemlerimin ardına, göğün mavisi bitene kadar uçardım. Gücüm bitince konardım başka sulara, ya da düşer ölürdüm!.. Yine tanır mıydın beni? Tren duruverdi ansızın! Yerimden kalktım, çantamı sırtlayıp, attım kendimi dışarı. Oysa trenden inmeyi hiç istemiyordum. Gidebildiği kadar uzaklara gitmeyi, uğrayacağı bir şehirde aradığım yüze gülümsemeyi,ona;”Ben geldim, merhaba!” demeyi isterdim. Umudumu sırtıma yükledim çaresiz, indim trenden. Trenin kalkarken çaldığı düdük sesi bir ıslık olup “Hadi gel!” diyordu sanki!..İmkânsızlığımı unutmuş olacaktı şüphesiz. Az ötedeki tepeyi geçerken boynunu büktü, gözden kayboldu sonra; ağlıyordum! Boşta kalan elimle gözlerimi silip, el salladım arkasından. ”Doğuya bir selam, bir yudum sevgi götür benden!...” diyerek...
__________________
merhaba!..oylesine biri.... |
|
#15
|
||||
|
||||
|
Alıntı:
İnsanların kaç türü var bilemem, ama kesin bildiğim bir insan türü var, sevigili olmakla yetmez de kendisinin sevdirmesini de bilen bir türümüz var, Tyyibe bu türün içində olsa gerek. seviyorum işte. Ya nasıl söyleyeyim? |
|
#16
|
|||
|
|||
|
sevgili Karaçayım, bitenem!..
)))sevginize haldaş olmak ne güzel!...ne söyleyeyim ki şimdi size desem,ben de biliyorum ne söyleyeceğimi ama...Karaçayım'ı seviyorum işte!...... teşekkürler ve sevgiyle...öpürem dost...
__________________
merhaba!..oylesine biri.... |
|
#17
|
|||
|
|||
|
Geç Kaldım
ne yapsam ne söylesem ne düşünsem nereye gitsem hayat!.. çözemedim seni!.. hiç yorulmayan bir değirmen olarak gördüm güneşi... aynı yönde dönüyordu taşları...onu çeviren zaman, su olmuştu yirmi dört saatlik dilimlere bölünüp...siyah ve beyaz renkli elleriyle öyle hızlı vuruyordu ki taşlara, hızına yetişmek mümkün değildi...gecenin ve gündüzün dişleri arasında unufak olan ömür; uçsa da, kaçsa da toprağa düşüyordu sonuçta... işte bu yüzden hiç görmedim, sararan bir yaprağın kış boyu dalda kaldığını... yer açmak için yenilerine, yeşillerine süzülerek uçtular: bazen sulara bazen yollara bazen taşlara bazen çimenler üstüne... uzaklaşıp gitti zaman dönmemek üzere onları da katarak önüne... ve ben geç kalmıştım hayatın yalan olduğunu söylemek için: kuşlara ve arılara çocuklara, otlara deliğinde tıkırdayan fareye yavru kediye, yılana... nasıl da dönüyor dünya!.. ah...yıldızlar!..ne zaman baksam gökyüzüne, yerinizdesiniz...attığınız demirler midir gözlerimize değen ışıklarınız? öyle ise, sakın toplamayın halatlarınızı....kendiniz gibi, beni de yerime çivileyiniz... ve ben geç kalmıştım, özlemin, dur durak bilmez yollarında, hazırlıksız yakalanıp yürüdüğümü anlamak için... ikilerde mi düğümleniyordu hayat? ateş ile su, yer ile gök, sevgi ile nefret, tanrı ile kul, kadın ile erkek, iyi ile kötü hep yanyana mıydı? beden ile ruhun iç içeliğinde yok muydu tersliklerimiz, garipliğimiz...hem cenneti, hem cehennemi mi yaşıyorduk bir arada? tutulan yanımıza kimler egemen olmuştu böyle... ve tutulmayan yanımızla hangi uzak ellerde çiçek topluyorduk, hangi gözlerde sevgi buluyor, hangi yüreklerde aşk arıyorduk?.. uç uç böceklere, ne zaman teslim olmuştuk böyle... hep uzaklarda filizlenen duygular yaşadık bu yüzden,ne olduğunu seçemediğimiz düşlere daldık; rengini, soluğunu, biçimini görmediğimiz yüzler çizdik resimlere... esrik yüreğimizde, ona dokunabilme umudu taşıdık hep! ..pusulasız yollardaydık, adressiz şehirlerde...sokaklar ve evler tanıdık gibi geldi de, parmağımızı uzatamadık bir kapının ziline...durup bekledik, bize bir ses ‘gel! ..’ desin diye...olmadı!..buna rağmen, hiç yitirmedik içimizdeki özlemi...şimdinin nasıl dünü varsa, yarının bugününü yönelttik vuslatlara...yaşamamız bunun içindi demek! mavi bir çiçeğin kokusunu koklar gibi, pınar başlarında yudumlanan bir yudum soğuk su gibi, açlığı bastıran bir dilim ekmek gibi...türkü gibi, şarkı gibi, ıslık gibi! ... ve sen beni yanına çağırdın çağıralı, yüreğime yaktığın ateşin başında üşüdüm... ey sevgili!.. seni, bir adın gizemine sarıp doldurdum yüreğime...ve geç kaldım seni sevmemek için...seni sevmek çıkmaz sokaktı çünkü...seni sevmek kefendi...seni sevmek dalda kalan son yapraktı, gönülde uçan son kuş...trenin köprüden son geçişiydi, nehrin denize son varışı...bu yüzden; ellerini üstümden, sesini sözümden, yüzünü hayalimden, kokunu nefesimden, duygunu şiirimden esirgeme! .. seninle yıkılayım toprak üstüne, karlar altına... sevda olup çıkar başını papatyalarla, çiğdemlerle, mine çiçekleriyle, kardelenlerle... ıtır kokayım!.. yeniden, yeniden, yeniden...
__________________
merhaba!..oylesine biri.... |
|
#18
|
|||
|
|||
|
Yalnızlık Yürür Kumlar
deliyim ya, hak benimdir, kızarım Nevton'a...beyazken ışık, elinde bir çark, parçalamış beyazı...tam yedi renk dökülmüş çarkın kanatlarından, saçılmış her yana... bir gözlere bakıyorum bir de çiçeklere adını bulmak için renklerin mavisi düşmüş sana... severim maviyi; genişlik verir ruhuma...odaları kocaman gösterir, gökyüzünü sonsuz..sevgilimin gözleri ne renktir bilemem ama, eminim maviye çalan gridir! .. yağmurlardan ötürü! .. oysa bu kent, kurak..bu kent, çölden düşmüş kum yığını...sokaklar boyu uçuşur iki ayak; bir aşağı, bir yukarı...bilinmeze doğru... kentlerin kalabalık yüzünde garip bir yalnızlık...gece ve korku sarmış her yanı...uyumuş sokaklar, pencereler, penceredeki menekşeler, sardunyalar, petunyalar... ya güneş doğmazsa yarın? ya kolkola yürümezse sevgililer! .. ya biterse hayat! .. ne olur bunun sonu! . boş verdim her şeyi; ölüyüm artık...ölüler de şarkı dinler...dua yerine geçer...hadi bir şarkı söyle bana; hüzzam olsun...biraz da rast koksun sözleri... işte o zaman sıyrılır belki üstümü örten ağırlık... Tayyibe Atay
__________________
merhaba!..oylesine biri.... |
|
#19
|
|||
|
|||
|
Uzakları Özlemek
İnsan, tüm güzelliklerine, tüm yaşanırlığına rağmen bıkar bazen bulunduğu yerden. Biraz ötelere kaydırıp bakışlarını, uzakları merak etmeye başlar. Karşısında yükselen dağı, başka ovaları, vadileri, çölleri, yıldızları özler. Ufkun ötesine düşer hep. Hazırlığını yapar her fırsatta çıkacağı yolculuğun; sıkıntılarını, gözyaşlarını, kırıklıklarını toplayıp doldurur çıkınlarına. Unutmak istediklerini alıp götürür yani.Unuttukları ise zaten silinmiştir belleğinden. Yeni şeyler yerleştirmek için silinenlerin yerine,zaman kollamaya başlar insan.. Gördüğü güzel bir çiçeğin kokusunda uçuverir gitmek istediği yere; karşı dağın yaylasında bulur kendini. Geldiği yolun, tırmandığı yokuşun yorgunluğu vardır üstünde. Önünde uzanan çayırları koşmak ister ama nafile!. Vazgeçer; bırakır kendini toprağa. Uzanır sırtüstü ve hiçbir şey göremez gökyüzünden başka. "Bu gök, der; geldiğim yerde de vardı. Hem de aynısıymış!.." Kollarını iki yana bıraktığında, ellerine değen çimin ıslaklığını duyumsar; gözyaşları gelir aklına, zehir gibi!..Yüreğinde kırılan dalların acısı düğümlenir boğazına...Yaylanın oksijen dolu havasında eritmek istercesine yutkunur; hem de kerelerce...Ağlamaya başlar yeniden. Sırtını dayadığı ıslak çimenler ısınmıştır artık; uykuya dalar... Uyandığında, yaşamanın güzel olduğunu teyit eder kendi kendine. Evet, yaşamak güzeldir gene de..Her şeye rağmen güzeldir! Kutsal bir kitabı tutarcasına iç huzura kavuşur, bunu düşününce. Az ötesinde bulunan ağaca, onun yaprağına, üstünde cıvıldayan kuşa bakıp gülümser; umudunu yeşertir yeniden....yaşamak adına... Yaşamanın güzelliğini budanmış ağaçlara sormak gerekir aslında. Ölüm ile yaşam arasına çizilen ince çizgide gelip giden korku, bir filizin yeşermesiyle sona erer. İnsan da böyledir.Tam bitti derken her şey, değen bir elle başa döner; yeni yarınlar, yeni hayaller, yeni uzaklar yaratır kendine. Bundan dolayı değil midir ağaçların baharda yeşermeleri, tohumların toprağı delip güneşe doğru baş kaldırmaları..Bundan dolayı değil midir darağaçlarına olan nefretimiz?!.. Hep dorukları özlesek de; bazen, salkım söğütlerin, karanfillerin, akasyaların, palmiyelerin ve nicelerinin yere çekimli dallarına katılıp; çöllere, ovalara, vadilere de düşer yolumuz. Ortasından nehrin geçtiği vadi, yar koynu gibidir bence. Ova ise, gönüldür gepgeniş...Çöller, ne demekse!? Aşk belki de! Kumlarında kaybolmak, savanlarında susuzluk gidermek; sonra yeniden susamak, yağmur ormanlarını özleyerek... Aşk sarmaşık demekmiş ya, sanırım, dünyanın her yerinde var sarmaşık denen bu güzel ama arsız ot...Önemli olan ona yürekle dokunabilmek, sevgiliyi ağaç sanıp sarılabilmek!.. uzakları özlemek seni özlemekmiş meğer senmişsin üstüne yattığım yayla elime değen ıslak çimen... senmişsin baktığım mavi gök ötemde cıvıldayan kuş... senmişsin ey sevgili kokusuna kapıldığım çiçek gözüme dalan ışık... senmişsin kendimi ağaç sanıp bedenime doladığım sarmaşık... kal öylece!..
__________________
merhaba!..oylesine biri.... |
|
#20
|
||||
|
||||
|
hardasa bir özləmdən başlar, uzakları düşünüb yakınları anlatar. . .
aşk şaşkınlıktır da ondan. . . Sevgili Tyyibe atay, sənin öykülern de şiirlerin gibi güzel, içdən, başarılı. Hep severekden okudum. Ellerine sağlık |
![]() |
| Seçenekler | |
| Stil | |
|
|